Yurt Dışında Gerçekleşen Kazanın İş Kazası Sayılmasının Koşullarına İlişkin Yargıtay Kararı
Giriş
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 2025/7189 Esas ve 2025/13038 Karar sayılı, 06.10.2025 tarihli kararında (“Karar”) yurt dışında gerçekleşen kazanın 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (“5510 Sayılı Kanun”) kapsamında iş kazası sayılıp sayılamayacağına ilişkin önemli bir değerlendirme yapmıştır. Yargıtay, yurt dışında faaliyet gösteren yabancı bir işveren bünyesinde çalışan Türk işçisinin uğradığı kazanın 5510 Sayılı Kanun kapsamında iş kazası olarak nitelendirilemeyeceğine oyçokluğuyla karar vermiştir.[1]
Karar, yurt dışında çalışan Türk işçilerinin sosyal güvenlik haklarının kapsamı bakımından önemi yüksek meseleleri gündeme taşır. Özellikle inşaat sektöründe işverenlerin yurt dışındaki faaliyetleri bağlamında, organik bağ yoluyla yurtdışında kurulan yabancı şirketler aracılığıyla istihdam edilen Türk işçilerinin kaza anındaki hukuki durumları, sosyal güvenlik hükümlerinden yararlanıp yararlanamayacağı gibi önemli sorular değerlendirilmiştir. Bu bağlamda Karar’ın, iş ve sosyal güvenlik hukuku öğretisi açısından önemli bir içtihat olduğu görülür.
Bu çalışmada Karar’a konu yargılama süreci özetlenecek, ardından 5510 Sayılı Kanun’un ilgili hükümleri çerçevesinde çoğunluk görüşünün gerekçesi incelenecek ve bu görüşe yönelik azınlık görüşünün ortaya koyduğu farklı hukuki yaklaşım ele alınacaktır.
Karar’a Konu Olay ve Yargılama Süreci
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin incelemesine konu olan davada Davacı, inşaat işçisi olarak Davalı’ya ait yurt dışında Musul’da bulunan hastane inşaatında 24.10.2012 tarihinden itibaren demirci ustası olarak çalıştığını ve 04.12.2012 tarihinde iş kazası geçirdiğini, demir bükme makinesinde tedbirler alınmadığından kusur Davalı Şirket’e ait olmak üzere sağ el işaret parmağının üçüncü boğumdan kopması ile kazanın sonuçlandığını, ihmal sebebiyle kopan parmağının dikilemediğini, sakat kaldığını ve sonuç itibarıyla malul olduğunu ileri sürmüştür. Davacı, aynı olayla ilgili Ankara 26. İş Mahkemesi’nin 2016/179 Esas sayılı dosyasında bir tazminat davası ikame ettiğini, bu davada olayın iş kazası olduğunun ve maluliyet oranının tespiti davası açılması için süre verildiğini belirterek eldeki davayı ikame etmiş ve olayın iş kazası olduğunun tespitini talep etmiştir.
Davalı Şirket, Davacı’nın Merç Global isimli bir istihdam firması ile sözleşme imzaladığını, kendisinin bu firma ile bağlantısının olmadığını, Davacı’nın kendi işçisi olmadığını, Tek-İmaş Co isimli başka bir şirketin işçisi olabileceğini belirterek husumet itirazında bulunmuş ve davanın reddini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkemesi (“İDM”) davanın kabulüne karar vermiştir. İDM kararına karşı Davalı Şirket ve Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (“SGK”) istinaf başvurusunda bulunmuş, istinaf incelemesini yapan Bölge Adliye Mahkemesi (“BAM”) istinaf başvurularının esastan reddine karar vermiştir. BAM gerekçeli kararında, Davalı’nın Musul Tıp Fakültesi hastane binası yapım işini üstlendiğinin tartışmasız olduğunu ve Davalı nezdinde 1190011 sicil numaralı işyeri dosyasının 15.11.2012 tarihinden itibaren tescil edildiğini belirtmiştir. BAM ayrıca, işverenin Davalı Şirket mi yoksa dava dışı Tek İmaş Co şirketi mi olduğu hususunda Ankara 37. İş Mahkemesi’nin 2016/721 Esas sayılı dosyasında açılan hizmet tespit davasında asıl işverenin Davalı Şirket olduğunun ve Musul’daki işlerin Tek İmaş Co firması üzerinden yürütüldüğünün SGK denetmen raporu ile tespit edildiğini, Davalı'nın beyanında bir kısım ortaklarının aynı olduğunun belirtildiğini ve inşaat için gerekli bazı malzemelerin Davalı tarafından gönderildiğini değerlendirerek Davacı sigortalının geçici görevle yurt dışına gönderildiği sonucuna ulaşmıştır.
BAM’ın kararına karşı Davalı Şirket ve Davalı Kurum tarafından yapılan temyiz başvurusu üzerine ise Yargıtay 10. Hukuk Dairesi BAM kararının kaldırılmasına ve İDM kararının bozulmasına karar vermiştir.
Yurt Dışı Çalışmaya İlişkin Düzenlemeler ve Yargıtay’ın Mevzuat Değerlendirmesi
Davada tespiti istenen iş kazası mevzuatta Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (“506 Sayılı Kanun”) 11/a ve Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (“5510 Sayılı Kanun”) 13. maddesi ve devamı maddelerinde düzenlenir. Her iki Kanun’da da iş kazası tanımlanmaz; kazanın hangi hal ve durumlarda iş kazası sayılacağı yer ve zaman koşulları ile sınırlandırılarak belirlenir.
Yargıtay 10. Dairesi, uyuşmazlığın Davacı’nın yurt dışında çalıştığı esnada uğradığı kazanın 5510 Sayılı Kanun’un 13. maddesi kapsamında iş kazası sayılıp sayılamayacağı noktasında toplandığını belirlemiştir.
Buna göre sigortalılar Türkiye’de yaşadıkları ve hizmet akdine göre çalıştıkları takdirde sosyal sigorta haklarından yararlanırlar; bu kural kanunların mülkilik ilkesinin doğal sonucudur. Ancak 5510 Sayılı Kanun’un m. 5/1 (g) ve m. 10 hükümleri mülkilik ilkesinin istisnalarını oluşturur.
5510 Sayılı Kanun’un m. 5/1 (g) uyarınca Türkiye ile sosyal güvenlik sözleşmesi olmayan ülkelerde iş üstlenen işverenlerce yurt dışındaki işyerlerinde çalıştırılmak üzere götürülen Türk işçileri m. 4/1 (a) kapsamında sigortalı sayılır ve bunlar hakkında kısa vadeli sigorta kolları ile genel sağlık sigortası hükümleri uygulanır. 5510 Sayılı Kanun m. 10’a göre ise m. 4/1 (a)’da sayılan sigortalıların işverenleri tarafından geçici görevle yurt dışına gönderilmeleri halinde bu görevleri yaptıkları sürece sigortalıların ve işverenlerin sosyal sigortaya ilişkin hak ve yükümlülükleri devam eder.
5510 Sayılı Kanun m. 10 kapsamında sigortalı sayılabilmek için, Türkiye ile yabancı ülke arasında sosyal güvenlik sözleşmesi düzenlenmemiş olması, Türk işverenin iş merkezinin Türkiye’de bulunması, gerçek veya tüzel kişi Türk işverenin Türkiye’de tescil edilmiş ya da tescil edilebilir nitelikte işyerinin olması, Türk işveren ile Türk işçi arasında yabancı ülkede yerine getirilecek iş görme edimine ilişkin bireysel iş sözleşmesinin Türkiye’de yapılması ve Türk işçinin yurt dışında yaşamasının sürekli olmayıp geçici nitelik taşıması gerekmektedir.
10. Daire, anılan maddedeki “geçici görev” kavramı bakımından herhangi bir süre sınırlaması öngörülmediğinden, görevin geçici mi yoksa sürekli mi olduğunun belirlenmesinde her somut olayın özelliği, hizmet akdinin sigortalıya yüklediği iş görme ediminin niteliği, iş süresini belirlemeye ilişkin iş hayatının olağan akışı ve sosyal güvenlik hukuku ilkelerinin gözetileceğini not eder.
Ancak 10. Daire, işverenin baştan beri yurt dışında faaliyet göstermesi halinde bu işveren yanında işe başlanması ve orada çalışma yapılması durumunda 5510 Sayılı Kanun m. 10’un uygulanma imkânı bulunmadığını belirtir. Buna göre geçici olarak götürülmeyip yurt dışında o ülkenin mevzuatına göre kurulmuş ve faaliyet gösteren, Türkiye’de işyeri bulunmayan işverenler yanında doğrudan yurt dışındaki iş nedeniyle işe alınan Türk işçileri o ülke mevzuatına tabi olacaklarından 5510 Sayılı Kanun m. 4/1 (a) kapsamında sigortalı sayılamayacak ve uğradıkları kazalar 5510 Sayılı Kanun kapsamında iş kazası sayılmayacaktır[2].
10. Daire’nin Çoğunluk Görüşü
10. Daire’ye göre iş kazasının zorunlu unsurlarından biri, kısa vadeli sigorta kolları kapsamında iş kazası ve meslek hastalığı sigortasına tabi sigortalı olmaktır. Aksi halde meydana gelen kaza, iş kazası olarak nitelenemez. Sigortalı olma ve dar anlamda kısa vadeli sigorta kollarına tabi olmanın şartları, 506 Sayılı Kanun ve 5510 Sayılı Kanun’da sınırlı olarak belirtilmiştir. Kısa vadeli sigorta kollarına tabi olmayan bir kişinin maruz kaldığı olay, SGK açısından iş kazası sayılamayacağı gibi işveren yönünden iş kazası sayılacağına da karar verilemez. İş kazasının tanımı ve unsurları 506 Sayılı Kanun veya 5510 Sayılı Kanun’da düzenlenmiş olup bu kanunlar dışında iş kazası sayılabilen bir hal yoktur. Yurt dışında meydana gelen bir kazanın genel olarak adı iş kazası olsa da anılan kanunlara göre iş kazası sayılamayacağı durumda işveren yönünden de iş kazası sayılması mümkün değildir.
Karar’ın çoğunluk görüşünde şu değerlendirmeler dikkat çekicidir: Davaya konu olayda Irak ile Türkiye arasında sosyal güvenlik sözleşmesi bulunmadığı, Davacı’nın iş kazası geçirdiğini iddia ettiği şirketin Irak mevzuatına göre kurulmuş bir şirket olduğu, Davacı’nın hizmet cetveli incelendiğinde Davalı Şirket’ten herhangi bir SGK bildirimi olmadığı, Davalı Şirket’in Davacı’yı geçici olarak yurt dışına götürdüğüne dair bir kanıt bulunmadığı, taraflar arasında yazılı hizmet sözleşmesi bulunmadığı, Davalı tarafından SGK ile yapılmış bir topluluk sigortası bulunmadığı ve işveren sıfatının yabancı firmaya ait olması karşısında, mülkilik prensibi gereği Davacı'nın Türkiye’de sigortalı kabul edilemeyeceği ve geçirdiği kazanın iş kazası olarak nitelendirilemeyeceği tespit edilmiştir.
10. Daire olayın iş kazası olmadığını tespit ederek yargılamaya konu uyuşmazlığın ne 4857 sayılı İş Kanunu ne de 5510 Sayılı Kanun kapsamında iş mahkemelerince görülerek sonuçlandırılabilecek nitelikte bir dava olmadığını belirtmiştir.
10. Daire, dava konusu olayın bir haksız fiil olduğunu, bu yönüyle kaza tarihinde yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. ve devamı maddeleri çerçevesinde genel hükümlere tabi bir tazminat davası olarak görülerek çözüme kavuşturulması gerektiğini ve genel mahkemelerin görevli olduğunu; İş Mahkemesince görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini değerlendirerek, bozma kararı vermiştir.
Karşı Oy Görüşü
Karar, oybirliği ile değil oyçokluğu ile alınmıştır. Karşı oy görüşünde ise şu hususlar belirtilmiştir:
Yabancılık unsuru taşıyan olayda hâkim iş kazasını sözleşme ilişkisi doğrultusunda değerlendirirse uygulanacak hukuk, Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunu (“MÖHUK”) m. 27 uyarınca iş sözleşmesine uygulanacak olan hükümlerdir. İş sözleşmeleri, işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgari koruma saklı kalmak kaydıyla tarafların seçtikleri hukuka tabidir; bu koruma işçiyi zayıf taraf olarak güvence altına almak amacıyla tanınmış sınırlı bir hukuk seçimi imkânıdır.
Türkiye’den yurt dışına götürülen işçilerin temelde mutad işyerinin Türkiye olduğu kabul edildiğinde, Türk hukukunun koruyucu düzenlemeleri taraflar arasında seçilen hukuka karşı uygulama alanı bulur. Bu tespit, sosyal güvenlik hukuku alanında da belirleyici bir yönlendirme işlevi görür.
Karşı oy gerekçesinde, Anayasa’nın 60. maddesine atıfla, sosyal güvenlik hakkının kamu düzeninden olduğu ve MÖHUK’un 5. maddesi uyarınca kamu düzenini oluşturan yabancılık unsurlu uyuşmazlıkta Türk hukukunun uygulanması gerektiği belirtilmiştir.
Karşı oy gerekçesinde bir diğer dikkat çeken husus ise, çoğunluk tarafından hiç değerlendirilmeyen 5510 Sayılı Kanun’un 23. maddesidir. Anılan hüküm uyarınca, sigortalının çalıştırılmaya başlandığı süre içinde işe giriş bildirgesi ile SGK’ya bildirilmemesi halinde, bildirgenin sonradan verildiği veya sigortalı çalıştırıldığının SGK tarafından tespit edildiği tarihten önce meydana gelen iş kazası sonucu ilgililerin gelir ve ödenekleri SGK tarafından ödenir. İşçi yurt dışındaki işyerine SGK’ya bildirilmeden götürülmüş ve burada iş kazası geçirmiş ise bu madde uyarınca işlem yapılması gerekir.
Karşı oy gerekçesinde ayrıca Davalı Şirket’in Irak’ta iş üstlendiği, bu işi organik bağ içinde olduğu şirket aracılığıyla yaptığı ve Davacı’yı bu kapsamda yurt dışına götürdüğü sabit olduğundan olayın salt 5510 sayılı Kanun m. 13 kapsamında değil, 6331 sayılı İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu m. 3 kapsamında da iş kazası olduğunun anlaşıldığı değerlendirilir. Buna göre yapılması gereken ikili sözleşme ya da topluluk sigortası ya da bildirimde bulunulup bulunmadığına bakılmaksızın koşulları gerçekleşen kazaları iş kazası saymak ve 5510 sayılı Kanun m. 13 ve devamındaki hükümleri uygulamaktır. En azından ortaya çıkabilecek SGK zararının 506 sayılı Kanun dönemi için SGK tarafından üstlenilmesi, 5510 sayılı Kanun dönemi için ise bildirimde bulunmayan ve prim ödemeyen işverene rücu edilmesi gerekir.
Sonuç
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin Karar’ı, yurt dışında çalışan Türk işçilerinin sosyal güvenlik hakkı bakımından belirleyici bir hukuki soru olan mülkilik ilkesinin kapsamı ve sınırları meselesini yeniden değerlendirmektedir.
Çoğunluk görüşünün, katı bir mülkilik uygulamasını benimsediği anlaşılmaktadır. Öte yandan azınlık görüş, işverenin organik bağ yoluyla kurduğu yabancı hukuk şirketi aracılığıyla yurt dışında iş yaptırdığı durumlarda sosyal güvenlik hukukunun kamu düzeninden olduğunu not ederek, 5510 sayılı Kanun’un 23. maddesinin bildirimsiz götürülen işçileri güvence altına aldığını ve 6331 sayılı Kanun’un bağımsız bir iş kazası tanımı içerdiğini ortaya koyar ve işçiyi koruyan bir görüş benimsemiştir.
Karar uyarınca yurt dışında inşaat ve müteahhitlik faaliyetinde bulunan işverenlerin, bağlı yabancı şirket yapılarını ve istihdam uygulamalarını değerlendirmeleri; özellikle yazılı iş sözleşmesi, SGK’ya bildirim ve topluluk sigortasına alternatif mekanizmalara ilişkin hukuki danışmanlık almasının önemli olduğu görülmektedir.
- Topluluk sigortası hükümleri bakımından Yargıtay Karar’da şu hususu da not eder: 506 sayılı Kanun döneminde sosyal güvenlik sözleşmesi akdedilmemiş ülkelerde Türk işverenler tarafından istihdam edilen Türk işçilerinin sosyal güvenliklerini sağlamaya yönelik topluluk sigortası sözleşmesi yaparak işçiler iş kazası sigortası kapsamına alınabilmekteydi. Ancak 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunla 506 sayılı Kanun'un birkaç maddesi dışında tüm maddeleri yürürlükten kaldırıldığından topluluk sigortası uygulaması da sona ermiştir. Daha önce topluluk sigortasına devam edenler artık kısa vadeli sigorta kolları bakımından 5510 sayılı Kanun'un Geçici 6. maddesi gereğince 4/a kapsamında sigortalı sayılmaktadır.
Bu makalenin tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın bu makale kullanılamaz, çoğaltılamaz, kopyalanamaz, yayımlanamaz, dağıtılamaz veya başka bir suretle yayılamaz. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın oluşturulan içerikler takip edilmekte olup, hak ihlalinin tespiti halinde yasal yollara başvurulacaktır.
Diğer İçerikler
Sosyal güvenlik kayıtları, çalışma hayatında yalnızca sigortalılık süresi ve prim bilgilerini içeren teknik veriler olmaktan çıkarak, çalışanların mesleki geçmişine ilişkin değerlendirmelerde de dolaylı rol oynayabilen belgeler hâline gelmiştir. Özellikle işverenler…
3 Ekim 2023 tarihli 32681 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, Anayasa Mahkemesi (“AYM”) 2019/7376 sayılı bireysel başvuru üzerinden verdiği 11.06.2024 tarihli kararında (“Karar”) işe iade talebiyle açılan davada delillerin hatalı değerlendirilmesi nedeniyle başvurucu işçinin hakkaniyete uygun yargılanma hakkının...
Küreselleşmenin bir sonucu olarak iş gücü hareketliliği artmış; birçok Türk vatandaşı, yabancı ülkelerde Türk şirketleri ya da uluslararası işverenler nezdinde çalışmaya başlamıştır. Bu durum, iş ilişkilerinin farklı hukuk sistemleriyle temasını kaçınılmaz kılmıştır...
Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmesi ve bu sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda uygulanacak hukukun belirlenmesi işçinin korunması ilkesiyle tarafların hukuk seçimine dayanan irade serbestisi arasında bir denge kurulmasını gerektirir...
İfade özgürlüğü, bireylerin düşüncelerini ve eleştirilerini dile getirme hakkını güvence altına alan temel bir haktır. Ancak bu hak, iş hayatında karşılaşılan zorluklar ve etik normlar çerçevesinde sık sık sorgulanmaktadır. Anayasa Mahkemesi’ne taşınan bir davada, çalışanların iş yerindeki raporlara itiraz ederken...
İş hukukunda işveren vekili kavramı, işverenin işyerinin ve işletmenin idare ve sevk yetkisini belirli ölçüde devrettiği kişileri tanımlar. Bu isimlerle istihdam edilmeleri doğrudan işveren vekilliği sonucunu doğurmamakla birlikte, işveren vekillerinin genellikle CEO, CFO, genel müdür ve müdür yardımcısı unvanlarıyla...
İşçi ve işveren arasındaki iş ilişkileri diğer tüm sözleşmesel ilişkilerde olduğu gibi çeşitli sebeplerle sona erebilir. İş sözleşmeleri tarafların karşılıklı anlaşması yoluyla feshedilebileceği gibi işçi veya işverenin iş sözleşmesini tek taraflı feshi yoluyla yani bozucu yenilik doğuran hakkın kullanımıyla da...
Günümüzde pek çok iş sözleşmesinde, işveren tarafından tahsis edilen bilgisayar, kurumsal e-posta hesabı ve telefon gibi araçların kullanımı sınırlandırılır ve işverenin bunlar üzerindeki denetleme hakkı düzenlenir. İşveren, bu yönde bir denetim ve gözetim yetkisini, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu madde 399...
İşe iade davası açma hakkı, 4857 Sayılı İş Kanunu’nda yer alan (“İş Kanunu”) ve işçi lehine yaratılan, işveren tarafından keyfi veya geçerli bir sebebe dayanmadan fesih yapılmasını önlemeyi amaçlayan iş güvencesi düzenlemelerinden biridir. Bu hak, İş Kanunu’nun 18. ve devamı maddelerinde düzenlenir...
İş ilişkisinin doğası gereği mevcut olan işverenin hâkim durumu, işçinin bağımlılık unsuru ve iş görme borcu, işverenin yönetim hakkının temellerini oluşturur. Yönetim hakkı, yasalara, iş akdine ve varsa toplu iş sözleşmesine aykırı olmamak kaydıyla, işverenin vereceği talimatlar ile...
Rekabet yasağı, çalışanın iş sözleşmesinin sona ermesinin ardından belirli bir süre boyunca eski işvereniyle aynı faaliyet alanında kendi veya başkası adına rekabet etmesini yasaklayan bir yükümlülüktür. Rekabet yasağı sözleşmesi ile işveren, çalışanın işyerindeki...
4857 Sayılı İş Kanunu’na (İş Kanunu) göre işveren tarafından iş sözleşmesinin geçerli bir nedene dayanmadan feshedilmesi doğrudan feshin geçersizliği anlamına gelmemektedir. İşçinin İş Kanunu’nda yazılı şartları sağlayarak işe iade davası açması sonucu davanın işçi lehine sonuçlanması halinde...